30 Ocak 2010 Cumartesi

Kılıçdaroğlu "Sağa Kayıyoruz"


Herşeyi karman çorman olmuş bir milletiz. Öyle ki Sağ ve Sol politikası bile birbirinden rol çalar olmuş, birbirlerinin savunması gereken politikaları savunur olmuş!

Öncelikle belirteyim ki takım tutmak gibi parti tutmaya karşıyım. Ülkemin menfaatleri söz konusuysa ve çıkar yol bir sağ partideyse gidip bir sağ partiye de oy vermesini bilirim ama....

Bir ülkede Anayasa değişikliği ve azınlık haklarının korunması gibi konularda her iki taraf birbirinden rol çalmaya başlar ve düzensizlik içerisinde bir düzen oluşturulmaya başlanırsa buna bir dur demek gerekir.

Bugünlerde Anayasa değişikliği gündemin ana konularından birisi. AKP, 82 Anayasa'sını haklı olarak vesayetçi ve insan haklarını kısıtlayıcı görüyor. Gerçekten de 82 Anayasası dikkatle incelendiğinde bu teşhislerin pek doğru olduğu söylenebilir.

Peki böylesine şahıs özgürlüklerini kısıtlayan, çoğu zaman vesayetçi özellikleriyle karşımıza çıkan bir anayasanın değiştirilmesinin sosyal demokratlar açısından zararı nedir?

Balyoz planıyla beslediğim görüşe paralel olarak bunun da yaklaşmakta olan genel seçimden kaynaklandığını düşündüğümü paylaşmak istiyorum. AKP, biz istedik CHP baltaladı. CHP ise AKP türbanı ve sivil diktayı meşrulaştıracaktı diyerek oy arayacaklar.

Bir önceki seçim ayağı olan Kürt Açılımında da benzer durum söz konusuydu. AKP, CHP ve MHP'yi demokratikleşmeyi baltalamakla suçlarken; CHP ve MHP ise AKP'yi Türkiye'nin bölünmesine iştirak etmekle suçlamıştı.

Yani Türkiye'de SAĞ ve SOL sadece lafta kaldı. Artık çıkarlara göre sağa veya sola kayılıyor. Kılıçdaroğlu'nun bu cümlesi de bu tablonun aynasıdır sadece...

O Valinin Kalıbına Tüküreyim




Dün gece Beyaz Show'ın programını izlerken öyle bir an geldi ki; hem çok güldüm hem helal olsun dedim hem de çok düşündüm.


Bursa'dan gelen sınıf başkanlarını programına çıkaran Beyaz'a çocuklar bir sürpriz yaptılar. Öğretmenlerinin canlı yayına çıkmasına izin vermeyen Vali hakkında bir minik "O Valinin kalıbına tüküreyim" dedi.


Bu esnada Beyaz ne yapacağını bilemeden miniğin ağzını kapattı ama söz ağızdan çıktı bir kere... Milyonlarca insan duydu bu yorumu! Kimisi çok güldü, kimisi kızdı kimisi de benim gibi gülerken düşündü.


Peki neydi gülerken düşündüğümüz şey?


Bu ülkenin geleceğini şekillendiren öğretmenlerin hayattan soyutlanarak, arka planda tutulması ve kendilerine 24 Kasım'lar dışında saygıdan başka herşeyin gösterildiği düşünüldüğünde aslında pek de anormal bir durum yoktu ortada...


Seçim yasası gereği bu ülkede kamu görevlileri mevcut görevlerini bırakmadan milletvekilliği aday adayı olamıyor. Zaten bunu yapabilmek için yeterli paraları da yok! Bu durumda da meclise köy ağaları, karanlık yollarla servet sahibi olmuşlar doluyor.


Türkiye'de demokratik seçimlerin yapıldığı iddia ediliyor ancak az evvel bahsettiğim durumun ne kadar demokratik olduğu tartışılır. Ne yazıkki genel ve eşit oy prensibini uygulayabilsek de ne yazıkki bunu seçilme hakkında sağlayabilmiş değiliz.


Seçilme hakkı ne yazıkki halen daha yurdumuzda bir aristokratik statüye sahipken, Bursa Valisinin kalıbına tükürmekle bu sorunun çözülmeyeceğini de anlamak pek de zor değil.


Ağzına sağlık küçüğüm...

26 Ocak 2010 Salı

Ankara Komedyası






Son bir haftadır, Ankara'da Taraf-TSK-AKP-MEDYA eksenli komedyaya iki gündür CHP ve MHP de katıldı. Sağduyudan çok birbirine posta koyan liderler, halkın da sinirlerini törpülemekte pek başarılılar doğrusu.

Dün İlker Paşa sert konuştu. Açık ve net konuştu, ordu üzerinden siyaset yapılmasın bu kurum yıpratılmasın dedi. Dedi, dedi ama bu güne kadar siyasetin bir parçası haline getirilmiş bir kurumun, ne yazıkki ülkemizde siyasetten ayrı görülmesi artık imkansız.

Bugün herkesin dilinde yine BALYOZ naraları vardı. Bugünün kanımca en çok puan toplayan lideri Deniz Baykal'dı. Baykal, Erdoğan'a açıkça orduyu suçluyorsan yetkini kullan ve Başbuğ'u görevden al dedi.

Normalde herhangi bir demokratik ülkede böylesine olaylar olsa ya iddiayı yapanlar göz altına alınır ve soruşturulur ya da iddianın muhattabı aleyhinde bir soruşturma başlatılırdı.

Ancak ne TSK ne de TARAF aleyhine en ufak bir soruşturma haberini duymadık duyamadık. Zaten 82 Anayasası sağolsun TSK'nın soruşturulmasına imkan yok. Peki TARAF neden soruşturulmuyor? TARAF'ın tarafının AKP ile paralel olması mı etken?

Bahçeli ise tatmin olmamış. Uzun süre sonra ilk defa bugün kendisi o çatallı sesiyle bağırmadan konuştu. TSK'yı tatminkar bulmadığını söyledi. Bahçeli DEVLET krizi var dedi. Asıl DEVLET krizinin MHP'de olduğunu unutarak...

Ankara'nın puslu siyasetinden çok sorun medyada. Kendisine aydın diyen kimi yazarlar, iddiaların tamamen yanlış olduğunu söylüyor daha araştırmadan öğrenmeden. Kimisiyse iddialar tamamen doğrudur, basbayağı darbe planıdır diyor.

Bu vahim tablo karşısında televizyonda, gazetelerde bunu gören halkın ülkeden çok kömürü, odunu düşünmesinden doğal ne var?

Hayırlı Traşlar...

Bir Seçim Bin Mazlum




Evet yine oldu her seçimden önce olduğu gibi yaklaşan genel seçimler öncesi
mevcut iktidar partisi mazlumlaşmaya başladı.

Önce Bülent Arınç'a suikast iddiaları ortaya atıldı. Tutmadığına kanaat getirilince
Kozmik Oda'ya girildi. Oradan da pek bişey çıkmadı tabii.

Şimdi, tüm bu haberlerde olduğu gibi demokrasi anlayışı AKP ve ABD ile paralellik taşıyan Taraf gazetesi bir haber daha ortaya attı. "BALYOZ HAREKAT PLANI"

Bu planın varlığına TSK'da itiraz etmedi aksine sahiplendi dedi ki her ülkenin türlü olaylara karşı eylem planları olduğu gibi bizim de var. Bundan doğal ne olabilir ki?

Şimdi bu planın biraz içeriğine girelim. Senaryo şu: Türkiye Cumhuriyeti, Yunanistan ile bir savaşa giriyor. Dış sınırlarımızda bu savaşın sürdüğü esnada ise gerici ve bölücü iç karışıklıklar yaratılıyor.

Beyler, bayanlar bu senaryo size de pek tanıdık gelmedi mi? I.Dünya Harbi'nin ardından Anadolu'da yaşanan ve Kurtuluş Savaşı esnasında ve sonrasında yaşadığımız sıkıntılar değil mi bunlar?

Mustafa Kemal ve silah arkadaşları kutsal vatan topraklarını müdafaa ederken aynı sıkıntıları çekmiyormuyduk?

Bu genel durumu anımsayıp, sorduğum soruya "evet" yanıtını veriyorsanız, TSK'nın bu planının varlığının pek tabii olduğunu da söylemeniz gerekir.

Dünya ulusları geçmişlerinden aldıkları dersler ışığında gelecek stratejilerini belirlerler. Çünkü "Tarih tekerrürden ibarettin ama yalnızca aptallar için..."


Sn. başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan, her fırsatta idolünün devrik lider Adnan Menderes olduğunu söylüyor. Kanımca en büyük sebebi de Menderes'in haksız yere idam edilişinin ardından yine hiç haketmediği halde "DEMOKRASİ ŞEHİDİ" gibi unvanlarla taçlandırılmasıdır.




2011 Genel Seçimlerinin yaklaştığı bu günlerde bu tip senaryolarla yine halkın gözünde ezilen iktidar imajı çizen sayın başbakana da önerim; bu tip kurumlar arası çatışmaları körükleyici teorileri desteklemesinler. Çünkü "Maymun gözünü açtı" ve artık bu MAZLUM halleri halkı kandıramayacak.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Gladio Pizarro


Son zamanlarda gazeticilerin, siyasetçilerin, memurların, bakkalların, manavların hatta yeni doğan çocukların dilinde bir sözcüktür "Gladio"...
Bunun türlü sebebleri var, 70 li yıllarla birlikte, Osmanlı'dan bu yana ilk defa ortaya çıkan gazeteci ve bürokrat cinayetlerinin 1990'larda yeniden hortlaması bunun ilk sebebidir.
Susurluk olayı ise "DERİN DEVLET" kavramının varlığını Esra-Ceyda kardeşlerin bile duymasını sağlamıştır.
Önce "DELİ YÜREK", sonrasında "KURTLAR VADİSİ" ve "SAĞIR ODA" gibi dizilerin de bu konuların üzerinde pek sık durmasıyla beraber artık "DERİN DEVLET" ve "GLADİO" kelimeleri de günlük yaşantımızın bir parçası haline gelmiştir.
Şimdi bu tarihsel sürecin ışığında, bu tabirlerin milli hastalığımız olan paranoya ile birlikte paralel olarak geçirdiği süreçten bahsedelim.
Özellikle 2 sezondur tekrar ekranlara dönen KURTLAR VADİSİ PUSU dizisinde işlenen GLADİO konusu insanlarımızda kimi zaman anlamsız hale gelen komplo teorileri üretimini arttırmıştır. Örneğin Bakkal Remzi artık akşam televizyon izlerken Rusya'ya domates taşıyan bir Türk tırının devrilmesi haberini gördüğünde bunun sorumlusunun kendi domatesini satmak isteyen İsrail olduğunu, arkasında da Rusların domates yemesini istemeyen Amerika'nın olduğunu düşünmeye başladı.
Bu traji-komik korku ve baskı imparatorluğunun, en büyük destekçilerinden birisi olan ulu önderimiz(?!!!!) Recep Tayyip Erdoğan'ın da dediği gibi "Korkmadan insan olunmaz." Korkmuyorsan ve her türlü baskıya rağmen %53 lük kesim içinde kalabiliyorsan sen Ergenekoncusundur ay balam. Ya Ergenekoncusundur ya da Ergenekon seversindir. Bu işin ortası da yoktur. Taraf tutmazsan, kutuplaşmayı istemezsen birileri sana atacağı suçlar ve ithaf edeceği eylemlerle seni bir tarafa nasıl olsa sokar. Zaten vakit tarafsız kalma vakti değil harekete geçme, örgütlenme ve demokratik yollarla hükümeti değiştirme vaktidir. Vakit kombileri açarak, sıcak evlerde çay-kahve keyfi yapmak değil, meydanlarda TEKEL işçileriyle, MADEN işçileriyle ve diğer tüm emekçilerle yanyana sesini meclise duyurma vaktidir. Unutulmamalıdır ki susmak kimi zaman var olanı desteklemek ya da ona karşı boğun eğmek ve her türlü zulmünü kabullenmektir. Cennet vatanımın güzel kalabilen insanlarının bu suça ortak olmayacağını, vicdan muhasebesi sonucunda harekete geçeceğinden eminim çünkü bir bataklıkta yahut çamurun içinde hiçbir kimse ve hiçbir şey temiz ve güzel kalamaz!

24 Ocak 2010 Pazar

Güleryüzlü, Bakan Amca...





Hala dün gibi hatırlamaktayım, kendimin farkına varmaya başladığım televizyonda
gördüğüm ciddi görünümlü amca ve teyzelere bakıp bakıp babama "Bu kim?" diye sormaya başladığım günlerdi. Her televizyonu açtığımda görmeye başladığım hep gülen bir amca vardı. Aynı zamanda adaşımdı, meğerki Abdi İpekçi'nin de kuzeni olurmuş kendileri ,bana "gülen yüzlü siyasetçi" dendiğinde aklıma gelen ilk adamdır İsmail Cem...

1940 yılında İstanbul'da doğan İsmail Cem İpekçi'nin soyadının Cem olduğunu sanıyordunuz. Az sonra bunun hikayesinden de bahsettiğimde ona bir kez daha hayran kalacağınızdan da eminim. Robert Kolejinde okuyup, Lozan Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitiren İsmail Cem, CHP'ye kayıt olarak siyasi hayatla tanışır. Gazeteciliğe merak salan, kitaplar da yayınlayan ve bu alanlarda çok da başarılı olan bu adam bir gün TRT Genel Müdürlüğüne getirilir. TRT Genel Müdürlüğüne gelişinde de, yazdığı yazılarda da Abdi İpekçi'den torpilli olduğu düşünülmesin diye İsmail Cem adını kullanır. Dönemin muhalefet partisi Adalet Partililer Cem'in usulsüzlük yaptığını ve soyadını kullanması gerektiğini belirtir. İsmail Cem ise sırf onların dediği olmasın diye şerefle taşıdığı İPEKÇİ soyadını mahkeme kararıyla bırakarak resmen Cem soyismini kullanır.

Siyaset sahnelerinde dönem dönem gördüğümüz güleryüzlü, dürüst ve uzlaşmacı adam 12 Eylül sonrasında kurulan DSP çatısı altında eski dostu Ecevit'le yeniden buluşur. 1995 seçimlerinde parti stratejisi gereği Kayseri gibi daha önce "SOLA YER YOK" diyen bir ilden milletvekili olmayı başarır, üstelik Kayserili bile değildir İsmail Cem. Bu örnekten de anlaşılabileceği gibi herkes sever ve saygı duyardı kendisine... Önce Kültür bakanlığı sonrasında Dış İşleri Bakanlığı yapan İsmail Cem'i ben tanıdığımda kendisi Ecevit hükümetinin Dış İşleri Bakanıydı. Her zaman güleryüzünü halktan esirgemeyen, fiziki duruşuyla insanlığını ve dürüstlüğünü karşısındakine her zaman hissettiren İsmail Cem'in ölümünün 3. yılıydı aynı zamanda 24 Ocak...

Ocak ayından nefret eder olduk artık sanki yas ayı gibi, cehennemden bir esinti gibi ama ne var ki İsmail Cem'i bize anımsattığı için güzel bir yönü de var bugünün. Onu ve güleryüzünü her daim hatırlamak ve hatırlatmak dileğiyle...

Afiyet olsun

Kime Uğurlar Olsun?


Bugün 24 Ocak 2010; yani 17 yıl önce Ankara-Karlı Sokak'ta haince bir saldırıyla hayatını kaybeden Uğur Mumcu'yu andığımız gün. Hepimiz biliriz "Vurulduk Ey Halkım", "Uğurlar Olsun" gibi cümlelerle süslenir her yer Türkün Kürtün kardeş olduğunu, laik Türkiye'nin ilelebet var olacağını savunan Uğur Mumcu'yu anacağımız günlerde...
Peki bu yılı farklı yapan ne var? Gazeteceliğin duayenini anarken bu yıl gündemde neler oldu da bu anma törenlerini öncekilerden farklı yaptı? Cevabı aslında gayet basit ama milletçe balık hafızalı olduğumuzuda göz önünde alırsak bu etkenler de bir ya da iki haftaya unutulur. Geçen hafta bir katil çıktı; davullarla, zurnalarla peşinde koruma ve basın ordusuyla. Peki günün gazetecileri bu meslek yolunda şehit düşmüş Abdi İpekçi'nin katilini neden bu kadar yüceltti? Ya da daha vahimi bu kadar yücelttiklerinin farkındalar mı? Kendini < mesih > ilan eden, İncil'i baştan yazacağını söyleyen, Cennetin anahtarının kendisinden geçtiğini söyleyen bir şarlatana bu kadar değer vermek neden kimsenin vicdanını sızlatmıyor ya da neden kamuoyu buna bir tepki gösteremiyor! Ülkemde garip işler dönüyor, eskiden duyarlı ve vicdan sahibi bir millet olan Türk ulusu belki de çok izlediği Amerikan dizilerinin de etkisiyle bir başka boyuta geçti. 1990'ların başında Rusya Federasyonu'nda gördüğümüz yozlaşan insan profili bizi çoktan ele geçirdi bile. Zaten insanı insan yapan değerlerden biri olan "Din ve Vicdan" ın temsilcisinin ve savunucusunun Recep Tayyip Erdoğan ve onun diktasındakiler olduğunu düşünürsek bu sosyal değişimin de pek normal olduğunu anlarız.

Biz konumuza dönelim, bir gazetecinin anıldığı bir haftada Ağca gibi hain bir katili bu kadar el üstünde tutmak niye? 3-4 gün evvel Ali Kırca'nın, Ağca hakkındaki gelişmeleri veren muhabire "Ağca teşekkürler" diyerek kırdığı pot aslında dilin bir sürçmesi değil, pek ala doğru bir cümleydi çünkü haber programları o birer saatçik çok değerli vakitlerinin dörtte üçünü < MESİH > sayesinde doldurdular geçen hafta...

Evet bugün 24 Ocak, Uğur Mumcu'nun haince katledilişinin 17. yılı! Katili hala bulunamadı zaten bulunmaması çok daha sevindirici. Ne de olsa katilini bulsak bile en iyi ihtimalle bugünlerde tahliyesini izleyecektik failin. Bu ülkede bir aydını katletmek yanlış zaman hesaplamasıyla birlikte 6-7 yılı geçmiyorsa, ben Uğur Mumcu'nun katilinin yakalanmamasına sevinirim çünkü günün birinde Uğur Mumcu'ya değil o katile "Uğurlar Olsun" diyecektik tıpki bugünlerde Holywood'a uğurlamaya hazırlandığımız, Abdi İpekçi'nin katili Ağca'ya olduğu gibi!

Afiyet olsun Türkiye