15 Şubat 2010 Pazartesi




Herkesin kendisine ait bir adası vardır; içerisine maddi, manevi varlığını doldurabildiği… Ve her insanın bir gemisi vardır; başkalarının adalarına ziyaret etmek için kullandığı, çevresini tanıdığı, küçük bir gemi…


İnsanoğlu hayat yolculuğunda gemisine doldurabildikleri kadar değerli, gemisinden dökülenlerin sayısını sınırlayabildiği ölçüde başarılı ya da başarısızdır. Yolculuğun sonunda, limana verilen raporda değerlendirilecek başarısının ölçütü budur çünkü.


An gelir, insanlar bir araya gelerek adaları arasında önce gemi seferleriyle başlayan, sonrasında ipekten bir köprüyle birleşen ve sonsuzluğa yürüyen bir bağ kurarlar. Köprüyü oluşturan ipek, kalitesiz ve köprünün niteliğiyle uyumsuzsa o köprü şu veya bu şekilde yıkılacaktır.


Bazen de insanlar, adaları arasında gelip giderlerken alabora olurlar, denize yuvarlanıp hiçsizliğin içinde boğulurlar. En kötüsü de budur herhalde, batan bir geminin içinde kalmak ve yeni bir ada arayışına başlamak…


Aranan ada her zaman sizin geminizi kabul edecek değildir ya da sizin bulduğunuz adadaki insanın da sizin adanıza iade-i ziyaret yapmayabilir. Zaten adalar arası ziyaretin tek taraflı olması da platoniklik olarak adlandırılan ve hiçsizlikten biraz iyi olan bir başka sıkıntı nedenidir.


Nazım’ın da şiirinde dediği gibi “Sen Elmayı Seviyorsun Diye, Elmanın da Seni Sevmesi Şart mı?” Yani siz bir insanın gemisini ve adasını beğendiniz diye o insanın da sizinkini beğenmesi gerekmez. Bazen de sadece o insanın adasına ufak ziyaretlerden mutlu olmasını bilmek gerekir.


O ufak ziyaretlerin değerini vakit çok geçmeden anlamak gerekir ki ondan da olmayasın. Her zaman bir risk vardır çünkü gemini yaklaştırdığına bir başkasının limanına, bir başkasının adasına… O kısa ve tatminsiz ziyaretlerin de kesilebileceğini düşünerek rota belirlemek gerekir. İyice tutup, tartarak…


İnsan kendi adasını güzelleştirebilirse başkasını da orada yaşamaya ikna edebilir. Bu yüzden önce kendini sevmeli ve kendisiyle barışmalıdır insanoğlu… Aksi takdirde gemisi yani sözleri, davranışları, jestleri ne kadar güzel olursa olsun anlam ifade etmeyecektir karşısındaki için, ayrıca limandan bir gemi ayrıldığında da çok üzülmemek için lazım gelir bu…


Bazen de iki kişinin gemileri, filikaları bırakın aynı koyda, aynı denizde olmayı ayrı okyanuslarda yüzerler geleceğe doğru. Farklı rotalarda, farklı okyanuslarda, farklı adalara doğru yol alan iki gemi… Yalnız tek taraf isterse aşılamayacak kadar uzun bir mesafe…


Ayrı okyanuslarda giden iki gemiden birisinin en acı hali de budur zaten. Bu durumda yapılması gereken ani bir manevrayla başka bir adaya, limana, boğaza yol almaktır yoksa doğruca okyanustaki kayalara çarpar gemi, parçalanır, dalgalara teslim, darmaduman olur.


Hayatta en önemli şey, doğru adaya doğru gemiyle yolculuk etmek ve onun limanına kendini demirlemektir. Kendini demirlemeyen, bir limana ait etmeyen, oraya güvenmeyip, benimsemeyen gemi iskeleye vuran dalgalarla aşınır, su alır ve batar.


İşin özü, doğru limana doğru adaya ulaşma çabasıdır demiştik ya aslında işin özü bir adaya ulaşamazsan da kendi adanda mutlu olabileceğin ihtimalini bilmektir. Kendisiyle baş başa, bir gemi tarafından ziyaret edilmeyi bekleyerek…

14 Şubat 2010 Pazar

Çok Yaşa Sen Papaz Valentine




Bugün Hristiyan inanışına göre Romalı şehit azizlerden St. Valentine'i anıyoruz saygıyla. Aşıkların azizi olarak ilan edilen Valentine'de gittiği yerden kıskıs gülüyordur herhalde. Zaten kahramanlık hikayelerini aşka bağlamaya bayılır insanoğlu.


Dikkat ettiyseniz tüm süper kahraman filmlerinin sonunda aşk vardır kahramanımız kızı alır, öpüşürler ve mutlu son gelir. Fifth Element'te Bruce Wilis'in Mila Jovacich'i öpmesi bunun gibidir. Kahramanlar esas kızı alır ve götürür.


Bazı kahramanlarsa ne olursa olsun yalnız kalmaya mahkumdurlar. Batman gibi... Tüm dünyayı kurtarırsınız ama sonunda yine Alfred'le takılırsınız. Bu da çevresindekilere ışık yayan ama kendisi mutlu olamayan insan tipine örnektir.


Bazen de platonik aşıklar vardır filmlerde ve bu adamlar genelde başrol oyuncusu olmazlar. Baştan dedik ya kahramanlar alır kızları, bunlarsa "Üçüncü şahıslarıdır" filmlerin... Bazen seyircilerin acıyarak bakıp "ay yazıık" dediği insanlardır bunlar. Pearl Harbor'da görülen aşk üçgeni bunun örneğidir işte.


Hayatta da zaten bu üç tip insan grubu vardır. Belki bunlara ilaveten aşktan uzak kalan, bir iş kolik grubu gelebilir ama bu da zaten birinci grubun içinde yer aldığından özellikle vurgulamaya pek gerek yoktur.


İnsanoğlunun her zaman mutlu olmasına imkan yoktur kimi zaman sıraya girersiniz mutluluk için. Tıpki Torrentte inmek için sıraya giren filmler gibi... Çünkü dünyanın bir mutluluk kapasitesi vardır. Aslında buna mutlu olmak da denmemelidir çünkü mutlu olmayı şahıslara bağlamak oldukça yanlıştır.


Zaten Papaz Valentine'in önermesi de bu olmalıdır. Mutluluk şahıslara bağlanmaması gereken, insanın öz çevresinde ufak rütuşlar ve aramalarla bulabileceği bir şeydir. Uzaklarda aranmaması gereken zaten keşfedilmeyi bekleyen...


Son olarak 14 Şubat kadar saçma bir gün yoktur. 14 Şubat, liberalizmin yine dini kullanarak ortaya çıkardığı bir şeydir. İşin ilginci o dinin mensubu olmayan kişilere de yansımış ve evrenselleşmiştir.


Tarih kitaplarında adını, sanını duymadığımız Papaz Valentine bir gün milyonlarca hatta milyarlarca kişi tarafından anılacağını sanırım tahmin etmemiştir. Yine de iyi ki varsın Papaz Valentine sen olmasan bu 21.yüzyıl aşıkları nasıl sevgilerini kanıtlayacaklardı!


12 Şubat 2010 Cuma

Meclis Ütopyası




Bu ülkede milletvekili olmak için parlak bir sicile, düzgün ve sağlam bir karaktere ve de kendinizi yetiştirmiş olmaya ihtiyaç duyarsınız.


Milletvekilliğini kanundan kaçma, paravan şirketler kurarak sisli yolsuzluklar yapmak için kullanamazsınız. Çünkü milletvekilliği dokunulmazlığı olmadığı gibi, vekillerin mali durumlarını sürekli inceleyen bir mekanizma vardır.


Aldığınız maaşın çokluğu tartışılmaz. Bunun sebebi hem vekil sayısının aşırı oranda olmaması, hem de halkın sizin o koltukları yani halkın temsil yetkisinin hakkını verdiğinize inanmasıdır.


Seçimler hep tam zamanında dört yılda bir yapılır. Erken seçim, teoride var olan ancak pratikte uygulandığı hiç görülmeyen bir şeydir. Seçim döneminde öyle büyük paralar harcanmaz, çünkü siyasi liderler kendi vizyonlarından başka birşeye güvenmeye ihtiyaç duymazlar.


Cumhurbaşkanlığı seçimleri sessiz, sedasız tüm ülkenin ismi üzerinde en ufak bir şüpheye düşmeden, görüş birliğine vardıkları bir ismin makama yerleştirilmesiyle neticelenir.


Generlkurmay Başkanı yalnızca ulusal güvenlik anlaşmalarında, ulusal tatbikatlarda ve milli bayramlarda görsel ve yazılı basında boy gösterir. Çoğu kimse yüzünü bile bilmez adını bildiği insanın...


Emniyet birlikleri tüm dünyaya örnek olacak cinstendir. En ufak rüşvet veya rant skandalında adı geçmez hiçbir polisin. Diğer tüm memurlar gibi sendikalaşan Türk Polisi 1 Mayıslarda beraber Taksim'de, Sıhhiye'de olur diğer emekçilerle ve doyasıya bayramını kutlar.


Ve hükümet öylesine heybetlidir ki dış politikada, yabancı basın mensuplarının tamamı hayran kalırlar bu tavrına. Bu sayede Türkiye Cumhuriyeti çıkarlarını, diğer ulusların varlıklarını tehlikeye düşürmeyecek şekilde savunabilir ve kabul ettirebilir uluslararası kamuoyuna...


İşte bu ülke böylesine güzel, insanların karşılıklı hoşgörü ve dayanışma içerisinde yaşadıkları bir yerdir.

8 Şubat 2010 Pazartesi

Hugo Chavez Türk Olsaydı?





Hugo Chavez! Bu ismi duyduğunda insanın aklına; çılgın ama bir o kadar da kendisinden emin bir adam gelir. Ve bu adam ironilerle doludur çünkü zorbalıkla uzaklaştırıldığı iktidara tekrar gelişinden sonra diktatörlük kurmuştur.


Hugo Chavez bir örnektir! Sosyalizmin başarısının yalnızca Küba sınırları içerisinde kalmadığının, uygulanabirliğinin kanıtı tıpki Brezilya başbaşakanı Luiz Inacio Lula da Silva gibi.


Chavez öyle ilginç bir adamdır ki bir bakıyorsunuz güzel bir mankenle yanyana samimi görüntüler veriyor. Yazdığı hanımlara bakınca da güzellik anlayışının geliştiğini söyleyebiliyorsunuz. Yine bir bakıyorsunuz televizyonda bir program sunuyor ve bu programda yerel bir bitkiyi dünyaya tanıtıyor.


Aynı zamanda kendisinden bir hayli aman bir adam olan Chavez, diğer latin ırklarını küçük görmesiyle bilinen İspanya kralına onlarca liderin önünde bağırıp "Faşist" diyebilecek kadar cesur yine global ekonomik krizde bankalara destek çıkarak kapitalizmin ilkelerinden sapan Bush'la dalga geçebilen bir adam "yoldaş bush benden daha solcu" diyerek...


Peki ya bu çılgın Latin adam Türk olsaydı?

Pilar yerine Gaziantep'de doğmuş olsaydı?


Eğer Chavez Türk olsaydı muhtemelen CHP'nin bir sol parti olmadığı ortaya çıkacak ve CHP, Mustafa Kemal Atatürk'ün partisi olarak lideri Deniz Baykal ve baş yaveri Onur Öymen'le birlikte müzeye kaldırılacaktı.


Kaldırım taşı söküp, dükkan camı indiren ve esnafla kavga eden sonrasında halkçılıktan, eşitlikten, kardeşlikten dem vuran aslında beyinleri var olan ama beyinlerini başkalarının kontrolüne bırakan bir takım zavallılar da kendilerine solcu diyemeyecek ve bırakın eylem yapmayı sokağa dahi çıkamayacaklardı.


AK Parti, sosyal devletin ve demokrasinin elçisi olma iddiasını ortaya koyamayacak, Recep Tayyip Erdoğan, halkın namusunun ve bekasının garantisi olduğunu iddia edemeyecekti. Ve muhtemelen Balyoz, Sarı Kız, Ayışığı gibi darbe planları iddiaları hiç ortaya atılmayacaklardı.


Peki Chavez Türk olsaydı bu kadar çok şey değişirmiydi? Elbette hayır çünkü tipi itibariyle muhtemelen Antep'te doğacak olan Chavez'in önünü evlendirerek, kan davalarıyla yahut okula yollamayıp tarlada çalıştırarak kesecektik.


İçimizde binlerce ortaya çıkarılmayı bekleyen Chavezlerin, Rauf Orbayların, İnönülerin, Ecevitlerin, Mumcuların, İpekçilerin, İsmail Cemlerinin hatta Mustafa Kemallerin önünü kesenlere tekrar lanet olsun

6 Şubat 2010 Cumartesi

Başkentte Trafik Başkadır...




Ankara'da yaşıyorsanız dikkat etmeniz gereken çok şey var. Örneğin haberleri takip etmek zorundasınız çünkü eğer üst düzey yabancı bir bürokrat gelecekse yollar kapanacaktır ve Ayrancı-Kızılay-Tunalı Hilmi-Kavaklıdere-Esat'a çıkan yollarda trafik bir işkence değil ölüm olacaktır.


Yolda yürürken karşıdan karşıya geçmeye çalıştığınızda yalnızca trafik ışıklarına bakmamanız gerekir. Zira Ankara'da kırmızı,sarı,yeşil ışık kavramı yoktur. Yol boşsa veya polis beklemiyorsa her daim yeşildir otomobillere...


Araba kullanırken belediye otobüslerine, dolmuşlara ve yeryüzünün görüp görebileceği en çılgın taksicilere - kendilerinin Taxy ve Transporter filmlerinde sanarlar- dikkat etmeniz gerekir. Zira siz orta şeritten giderken en sol şeritten giden ve bu esnada yolcu gören bir taksici direksiyonu önünüze kırmaktan kaçınmayacaktır.


Yine araba kullanırken sağa çektiniz dörtlü flaşörleri yaktınız bir arkadaşınız gelmesini bekliyorsunuz. Eğer 1 km çapınızda bir EGO durağı varsa EGO şöförünün üstünüze çıkma olasılığını hesaplamak zorundasınız. Aksi takdirde "napayım lan ben durak bura" gibi tepkilerle karşılaşırsınız.


Eğer sanayiye gidiyorsanız ve meşhur Şaşmaz kavaşığından dönmeniz gerekiyorsa sizin geçmeniz için yeşil yansa bile en az 1 dakika beklemenizi tavsiye ederiz zira hızını alamayan ya da "dur hele son dakka geçerim lo ben" diyen bir sürücü aracınıza çarpabilir.


Benim gibi rutin olarak Çayyolu-Beysukent-Ümitköy gibi bayan şöförlerin Türkiye ortalamasının üstüne çıktığı yerlerde araba kullanırken de en az bir beyin cerrahı kadar dikkatli, çevik ve atak olmalısınız.


Bu bayanlar alışılagelmişin dışında sürücülerdir. Makas atmaya çalışırlar, her an şeridinize girerek sizi öldürebilir ya da sizi akıl hastası edebilirler. Emniyet Müdürlüğünden ricam bayan şöförlere de engelli sürücüler gibi ayrı bir plaka verilmesidir... Bunu bir hakaret olarak değil can güvenliği olarak belirttiğimin altını çizmek istiyorum. Zaten çevremdeki Ankaralı hanımlar da bana hak vermekteler.


Ve son olarak eğer Tunalı'da, Bahçeli'de ya da Park Caddesinde araba kullanıyorsanız ya da yayan olarak taban kuvvetiyle ilerliyorsanız. Alkol oranı yüksek ve şakacı iki zibidinin araçlarıyla yapacakları yarışın ortasında kalabilirsiniz. Bu yüzden lütfen parlak renkli giysiler giyin ki alkole rağmen bu gençler sizi görebilsinler.


Ankara'nın trafiği bir başkadır balam. Herkes sol şeritten gider. Ankara trafiğindeki solcu sayısı Türkiye'de olsa herhalde Hugo Chavez Türkiye'ye göç ederdi...

4 Şubat 2010 Perşembe

Yansıtamadıklarımız




Sitenin adı "Yansıyan Güzellikler" fakat gündeme o kadar daldım ki şu ana kadar İsmail Cem'i, Uğur Mumcu'yu, Barış Manço'yu, Abdi İpekçi'yi anmak dışında hiçbir güzellik yansıtamadığımı farkettim.


Aslında benim ülkem o kadar da sevimsiz bir yer değil! Herhangi bir anda herhangi bir nedenle herhangi bir Nazım Hikmet, Attila İlhan, Can Yücel şiiri okuduğunuzda yahut internette gezelerken girdiğiniz bir siteden bir Livaneli, Akbayram, Karaca şarkısı dinlediğinizde mutlu olabilirsiniz.


Elinizde teknolojik imkan ve kitaplara verecek kadar para yoksa(en büyük yalan) sokaklarda dolaşmayı denemelisiniz. Ankara'da Etimesgut, Sincan veya Ulus'un herhangi bir sokağında yürürken dahi hoş görüntüler görebilirsiniz tabii hoş olmayan şeyleri sıyırmayı başarabilirseniz...


Bu ülke garip bir ülke Nuri Bilge Ceylan'ın dediği gibi içine kapanmış yalnız bir ülke! Kendi içinde kendi evladını, kardeşini, komşusunu boğmaktan zevk alan bir ülke! Böylesine bir yerde delirmemek insanın kendisine bağlı tamamiyle...


Eğer yaratılmaya çalışılan korku imparatorluğunun bir parçası olmayı seçer ve köşenize sinerseniz meydanı aklı gerilere teslim etmiş ve Mustafa Kemal'e ilkokulda her gün verdiğiniz yeminden dönmüş olursunuz.


Merhum süper vali Recep Yazıcıoğlu'nun da dediği gibi

"Bir ülkede namuslu insanlar en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça o ülke kurtulmaz!"


Sevgisizlikten, karşılıklı saygıdan yoksun kalmamışsak ve hala şerefli bir insanız diyebiliyorsak ne mutlu bizlere...



Allah Demirparmaklıklarda Kocatsın




Daha evvelki 2-3 yazımda da belirtmiştim. Millet olarak katilleri ve suç ortaklarını seven bir toplumuz diye... Örneğin Abdi İpekçi'nin katili Ağca'ya dans yarışmasında yer alması için Fatih Aksoy gibi ünlü bir yapımcı teklif götürebiliyor. Ya da Ağca'nın destekçileri Oral Çelik, Abdullah Çatlı gibi adamlar yıllarca bu ülkede sempatiyle anılabiliyor.


Bir de Hrant Dink'in katilini çok sevdi bazıları... Üstelik Karadenizli'nin utandığı İsmail Türüt denen soytarı uğruna şarkı bile yaptı bir katilin! "Ogün öyle desinler bugün böyle desinler fatihalar yasinler bitmez karadenizde." diyerek 3 gram aklıyla bu işe sürüklenen Ogün Samast ve emri veren Yasin Hayal'e methiyeler düzmüştü.


İşte o küçük katil artık serpildi. Cezaevinde de kendisine o kadar iyi bakılmış ki tam bir tosun olmuş kendisi. Küçük Ogün gitmiş, büyümüş, göbek yapan, ince bir bıyık bırakan bir adam gelmiş yerine...


Üstelik kendisini beslemek yetmemiş olsa gerek, bugün de Giresun'lu bir genç kızla evlendirildi katil Samast. Tahliyesini gözümün önüne getirdim bir an, gözü yaşlı bir kadın "Kocam" diye ağlayacak, davullar zurnalar çalacak muhtemelen Türk bayraklı şovenistler çanak tutacak milli tosunumuza...


İşte o gün ölecek Hrant Dink ve o gün yıkılacak kıymetli eşi Rakel Hanım... Peşindeki 150-200 kadar gazeteciyi görüp, dizi,film ve yarışma teklifleri gittiğinde tosuna bir kez daha ölecek Türk Halkı...


Abdi İpekçi'ler, Uğur Mumcu'lar, Bahriye Üçoklar, Necip Hablemitoğlu'lar işte katillerin sevindiği günlerde asıl ayrılacaklar yanımızdan bizlerden utanarak...

3 Şubat 2010 Çarşamba

Yakışır Bülent Arınç'ıma !!!




T.B.M.M'deki rezaleti hepiniz duymuşsunuzdur, fotoğraflarını gazete ve televizyonlarda görmüş, önce hayretler içinde kalıp sonrasında ise "Burası Türkiye" demişsinizdir...


Evet burası Türkiye! Bu ülkede milletvekilleri tartışmanın dozunu hakarete, küfre hatta yumruğa kadar getirebiliyor. Zaten mecliste grubu olan partilerin kendi üyelerine ve halka örnek olması gereken liderleri bile birbirlerine bu kadar giydirirken alt tabandakilerin bu kavgası pek de çok görülmemeli ya neyse...


Benim derdim kavgayla falan da değil artık bunlara alıştık. Meclis'te insan bile öldü son 10 yıl içerisinde! Ama ben Türkiye Cumhuriyeti'ninin yüce meclisinin başvankelinin odasının basılmasını sindiremem içime!


Bülent Arınç efendi yaptı yine bunu hani kaşının altında gözü olduğu için öldürülmekten korkan bakanımız var ya.. Takvimler bugün 3 Şubat'ı gösteriyor. Yani MENEMEN olayına karışanların idam edilişlerinin 79.yıldönümü belki ondandır hassasiyeti ve gerginliği...


Neymiş efendim Güldal Mumcu haksızlık yapmış CHP'li vekile imtiyaz tanımış, AKP'ye haksızlık etmiş! Be adam zaten tüm kuvvetler sizin elinizde! Geçtiğimiz günlerde M.Ali Şahin Bütçe Görüşmelerinde sayın başbakanın tüm hakaretlerine göz yumarken neredeydiniz pardon???


Kaldı ki bir bayanın odasına girip "Düzgün yap şu işi, bu iş böyle yapılmaz!!!" diye esip gürlemek insan olana yakışmaz, vekilde hiç hoş durmaz, erkek adama ise yaraşmaz!


Siyasetin bu kadar gerilimli olduğu bir ülkede bile sizin bu yaptığınız hiç hoş durmadı sayın Bülent Arınç. Biz sizin kinayeli ve tehditkar cümlelerinizi iyi bildiğimizden televizyonların karşısına geçip hiç boşuna ben sadece uyardım gibi yumuşak cümleler kurmayınız.


Haydi hayırlı traşlar...



2 Şubat 2010 Salı

Sırma Bıyıklı Tayyip Ağa Birgün Öder HESABI!




Tayyip Erdoğan giderek bir krala dönüşüyor ya da o ve çevresindekiler öyle sanıyor ve o yetkiyle bir takım uygulamalara gidiyor. Arap ülkelerinin tamamına yakınında "Türk Padişahı" diye tanımlanıyor sn. başbakanımız!


Aslında bir yabancının gözüyle olaya yaklaşırsak Arapların pek de haksız olmadığı fikrine kapılabilirsiniz, öylesine kanıtlar var ki gerçekten de bu adam bu insanların kralı denebilir.


Düşünsenize, bir adam çıkıyor "Ya sev ya terket" diye bir takım nüfuzu tehdit edebiliyor. Bir başkasına "Ananı da al git!" diyerek bir aşağılama içine girebiliyor. Daha önce sözleşme imzaladığı insanların statülerini değiştiriyor. Yargıya istediği gibi el atabiliyor ve "POLİS" kisvesi altında yeni bir ordu kurarak kendi kurallarını dayatabiliyor.


Tayyip Ağa önce TEKEL işçilerine çattı. İnsanlara 2-3 yıl evvel verdiği umutları yok sayıp vaat ettiği geleceklerini çaldı ve bir tasarı dayattı. Direnenleri lanetledi ve son olarak bugün "Beğenmezseniz yerinize başkası çalışır" dedi.


Pek şaşırmamak lazım aslında, biz bu senaryoyu "ANANI DA AL GİT" ya da "YA SEV YA TERKET" gibi şahs-ı-muhteremin özdeyişlerinde daha evvelinde görmüştük. Bu sebeble TEKEL işçilerinin demokratik haklarına karşı sarfettiği bu sözler kanımca pek normaldir.


Tayyip Ağa Tekel'le durur mu? Durmaaz! En sonunda bakkallara da çattı. Klasik mahalle yaşamının yani Türk Kültürü'nün bir parçası haline gelmiş bakkallara çattı. Neymiş efendim bakkalın yeri kalmamış artık yaşamda!


Be Tayyip Ağa!

Sen değilmiydin kültürümüzü koruyalım diyen!

Sen değilmiydin Türk toplumunun vazgeçilmezlerinin koruyucusu benim diyen!

Sen değilmiydin halktan kopuk olanlar siyaset yapmasınlar diyen!


Ben bakkal Uğur abinin, manav Hacı Nusret dedenin ekmeğini sana yedirmem ve bu milletin de yedireceğini sanmam. Sen şimdi git en yakındaki bakkala bir sürü mal al! Ülkeme yaptığın gibi veresiye yazdır sonra o malları o çok sevdiğin süpermarketlere sat! Sonra oğluna gemicik al!


Vee sevgili Uğur Abi sen de yaz deftere bir daha, tut defteri hesabı, sırma bıyıklı Tayyip Ağa bir gün sandıkta öder hesabı!

İdeolojinin Dini Olmaz




Yıllardan beri siyasi ideoloji dini temellere oturtmak ve bunun üzerinden propogandalar yapmak benim ülkeme, Avusturya'ya, Sırbistan'a ve Arnavutluk'a ait bir uygulama olarak kalmıştır 21.yüzyılda yaşlı kıta Avrupa'da...




DİN'i geniş anlamda ele alalım. Bir insaln Hristiyan olabilir, Yahudi olabilir, Müslüman olabilir, Budist olabilir hatta putperest de olabilir. Hepsinin içinde bir inanç vardır ve bu inanç hayat biçimlerini şu veya bu şekilde belirler.




Ancak ideolojilerin dini olmaz olamaz. Pek çok farklı dine mensup kimse aynı partiye oy verebilir ya da o partiden seçilme hakkını kullanmak isteyebilir. Ancak bir kaç Avrupa ülkesinde - ki başını biz çekeriz- siyasi ideolojiler her zaman dini temellerle anlatılmaya çalışılmıştır.


Örneğin yıllardan beri hem sosyalizmi karalamak isteyenler hem de sosyalizm maskesi altına sığınıp işi felsefi, ekonomik ve idari bakımdan başka yönlere çekmek isteyen, aslında sosyalizmin "SOS" un da S.O.S veren kişiler tarafından Türkiye'de böyle gösterildi sosyalizm...




Şimdi sosyalizm üzerinden verdiğim örnekle devam edecek olursam sosyalizmi müslümanlıkla, budizmle, hristiyanlıkla ve diğer dinlerle ilişkilendirmeyi başarabilirim.


Örneğin Budizm'de de sosyalizm de de bireysellik tamamiyle arka plana atılmıştır. Kişisel varlığın önemi yoktur. Toplumun huzuru sağlandığı ölçüde bireyin önemi anlam kazanır ve değer taşır. Yine her iki ideolojide de insanlar sadec e ihtiyaçları kadarını kullanırlar geri kalanı paylaşım araçları ve ürünleri olarak dağıtılır.


Bir açıdan Lenin Sosyalizmin Budasıdır. O da sarayın içerisindeki mutluluğa tercih etmiştir enternasyonel mutluluğu yani lafın kısası sosyalist ve budistler emperyal ve dünyaya hakim bir devlettense dünya barışına hizmet edecek bir devlet isterler.


Sosyalistler aynı zamanda müslümandırlar. Komşusu aç iken tok yatmayı düşünemezler. Aynı zamanda putperesttirler ama paranın ya da zevkin kölesi değil mutluluğun kölesidirler. Ve Hristiyanlardır kutsal bir ruha benzetirler önderleri Vladimir İlyiç'i...


Her ideolojiyi bir dinle özdeşleştirmenin bir manası yok çünkü diğer farklı ideolojilerin de her dinle paralel noktaları bulunabilir. Yani ideolojilerin evrenselliği söz konusudur. Hayat biçimini elbette bu ideolojiler gibi din de etkileyebilir ama kesinlikle bu ideolojilerden bağımsızdır.


Ülkemizden örnek vermek gerekirse Müslümanlığın savunucusu olduğunu iddia eden AKP aslında yolsuzluğun iktidarıdır, bu partiye kendisini ateist diye tanımlayanlar da oy verebilmektedir ya da Hristiyan azınlıktan oy aldıklarına da ben bizzat şahidim.


Amerika'da da muhafazakar parti olan Cumhuriyetçilere oy verenler arasında Katolik, Protestan, Ortadoks, Yahudi yada Müslüman hayat tarzıyla yaşayan insanlar da bulunur. Kısacası Dini temellerde bir ideoloji kurma fikri saçmadır.


Yeryüzünde her ideoloji ve her fikir değerlidir tabii faşizm dışında çünkü akla, mantığa ve hümanizme sığmayan bir ideoloji varlıktan yoksundur. Varlığı sadece isminden ibarettir.

1 Şubat 2010 Pazartesi

Bir Kuşağa Ispanak Sevdiren İnsan





Hemen lafa gireyim 1 Şubat'tan çıkmak üzereyiz biliyorum ancak bu yazıyı geç yazmamın sebebi Abdi İpekçi ve Barış Manço'ya gereken önemi verebilmek için arada bir mesafe tutmaktı...



Televizyonla ilk tanışmamızdan itibaren hep onun "7'den 77'ye" isimli programını beklerdik arkadaşlarımla vakit geçirirdik. Biraz büyümüştük artık ama yine de keyif alıyorduk onu televizyonda görmekten.




Üstelik evde bugün yerini CD lere bırakan kasetleri doluydu. "Gülpembe" ile uyur, "Kara Sevda" ile coşardık ve büyülü sesine kaptırırdık kendimizi. Bizim için çok özeldi onun yüzünü görmek ve onun sesinden şarkılar dinlemek...



9 yaşındaydım ve ilk defa çok sevdiğim bir insanı kaybetmiş olmanın farkındalığını taşıyordum. Hava o gün Karadeniz'in en kuzeyinde bir hayli sıcaktı, tüm mevsim süren yağmurlu havaların aksine...


Tatil vakti hep geç kalkardım hele sömestırda istemeyerek gittiğim o okulun bitişinin kısa süreli keyfini sürdüğüm günlerde yataktan çıkmazdım hiçbir şekilde. Ama o gün saat 8-9 civarı uyandığımı anımsıyorum.Televizyonu açtığımda, gözlerimden ilk defa biri için yaş akıyordu.


Bana ve tüm çocuklara ıspanak yemeyi öğreten, büyülü sesli, uzun saçlı, tüm dilleri konuşabilen adam öldü diyordu spiker. İnanmak istemeyip, kanalları değiştirme çabalarım faydasız kalmıştı, tüm kanallar tek birşey söylüyordu. "BARIŞ MANÇO'yu kaybettik!"
1 Şubat'ı güzel kalabilen tek güzel şeyse sanırım hala onun şarkılarını dinleyip haz alabilmek...


Hrant, Mumcu ve Abdi İpekçi




Bugün takvimlerin yaprakları 1 Şubat'ı gösteriyor. 1 Şubat, Türk Cumhuriyet tarihinin kültürel, toplumsal ve sanatsal ilerlemesinde büyük pay sahibi olan 2 değerli insanını(Abdi İpekçi ve Barış Manço)bizden alan gündür.


Geçtiğimiz haftalarda önce Cumhuriyet aydını Hrant Dink'i sonrasında da Uğur Mumcu'yu andık ve bir kez daha arkalarından "Uğurlar Olsun" dedik. Bir süre öncesinde ise Abdi İpekçi'yi katleden o adamı uğurlamıştık cezaevinden bir basın ordusuyla...


Bugün işte o katilin kahpece katlettiği Abdi İpekçi'nin ölüm yıldönümü! 2 hafta içerisinde 3 büyük Cumhuriyet aydınının katledilişlerinin yasını tutmak, ülkem adına düşündüğümde yüzümün kızarmasına neden oluyor.


61 senesinden itibaren Milliyet'te en üst köşeden girdi evlere... 70'lerde ülkenin çalkantılı gündeminden çıkılmasını ve uzlaşmayı gündeme getiren, sağduyunun sesi olmuştu Abdi Bey hem de 1979 yılında Osmanlı'dan beri katledilen ilk gazeteci olacağını bilemeden...


Sağduyunun sesi kesildi 1 Şubat 1979 tarihinde İstanbul'da haince bir saldırıyla. O saldırıyı gerçekleştiren ve ona destek olanlar ise yıllarca kendilerini "VATANSEVER" sanan bir grup akıl yoksunu tarafından sempati gördü.


Geçen gün Livaneli'nin köşesinde yazdığı gibi katilleri seviyor benim ülkem!

2 haftada 3 Cumhuriyet aydını! Afiyet olsun Türkiye...