18 Ocak 2011 Salı

19 Ocak'ta Ne Olmuştu?



19 Ocak 2007'yi dün gibi hatırlıyorum. Lisenin bizim zamanımızdaki sistemle ikinci senesi, soğuk, yağmurlu bir Sinop havası... Bir arkadaşımızın evinde toplanmış, Analetik Geometri yazılısına çalışıyoruz sözde.




Gün boyunca yapılan batak partileri, arada sırada okunan notlar falan derken saat 7 civarı kumandayı almıştım elime, Mehmet Ali Birand'ın suratı mosmordu. Alt haber başlığında "Hrant Dink'i kaybettik" yazısını farketmem zaman aldı. Neden sonra irkildim, daha bir kaç gün evvel Can Dündar'ın o dönem sunduğu "NEDEN" programında fikirlerini dinlediğim ve gerçek bir Türkiye sevdalısı olan Hrant Dink katledilmişti işte...




Anadolu'da dünyaya gelen, Anadolu toprağıyla, rüzgarıyla, yağmuruyla ve ekmeğiyle büyüyen Hrant'ın 17 yaşında sözde milliyetçi bir tetikçi tarafından haince arkasından vurularak öldürülmesini hazmedemiyordum. Kamera kayıtlarından şahsın kimliğinin saptandığı ve fellik fellik arandığını duymak nedense içimde buruk bir mutluluk yaratmıştı. Bu sefer bir aydının katledilişine gerek halkın gerekse polisin seyirci kalmayacağını düşledim belki de...




Bir an Abdülkadir Aksu gerçeğini unuttum belki. Bahriye Üçok'un, Necip Hablemitoğlu'nun ve sayısız aydının haince katledilmesinin üstüne gidemeyen adamın İçişleri Bakanımız olduğunu aklımdan çıkarmıştım...




Aradan dört yıl geçti, ipince hapishaneye giren genç katil zanlısı büyüdü, semirdi, tosun gibi oldu maşallah... Yasin Hayal adında soytarı bir azmettirici ortaya atıldı, ihmali olanlar güya sürüldü ancak soruşturma somut olarak bir adım yol alamadı!

"Hepimiz Ermeniyiz!" sloganları yanlış anlaşıldı, barış ve demokrasi sevdalıları vatan hainliğiyle suçlandı. Trabzonluların hepsi potansiyel katil ilan edildi, içişleri bakanı görevine devam etti!



Dört yıl önce bugün Türkiye sevdalısı, Türk dostu bir adamcağız katledildi üstelik hiç de sahibi olmadığı görüşler ona yıkılmaya çalışılarak... Kinaye dolu, Asala sempatizanlarını yeren laflarını başka başka yorumlayarak...




Eşi Rakel hanım ve ailesini en çok üzense şüphesiz İsmail Türüt adlı soytarının Samast'a yazdığı methiye olmuştur! Bir Karadenizli olarak, sevimli insanların barındığı Trabzon'u karalama kampanyası da cabası üstelik...




Dört yıl önce bugün bir güvercin katledildi, barışın ve demokrasinin güvercini. Agos'un kalbi, ailesinin direği, Türkiyeli Ermenilerin simgesi bir güvercin...




Dört yıl değil dört asır geçse, katillerin bulunana kadar gücümüz yettiğince yaşatacağız bu ayıbı Hrant! Gözün arkada kalmasın!

13 Ocak 2011 Perşembe

Ortadoğu Isınırken


Ortadoğu; tarih boyunca üzerinde milyonlarca insanın kanı akmış, altında zengin petrol yatakları barındıran, dünyanın merkezi olarak lanse edilen, acının, gözyaşının ve kederin egemen olduğu topraklar...


Ben kendimi bildim bileli, hatta ben kendimi bilmeden çok ama çok zaman önceden beri var olan İsrail-Filistin sorunu... Yine İsrail'in kurulmasına paralel olarak bölgede daha önce çıkan ve bundan sonra da her an çıkma ihtimali olan Arap-İsrail savaşı... Ve tabii ki Amerikan emperyalizminin dünyanın gözüne soktuğu Büyük Ortadoğu Projesi...


Ortadoğunun derdi, nasıl yüzyıllar önce bitmiyorsa modern dünyada da bitmiyor ve bitecek gibi de değil. İsrail'in kurulması yani 14 Mayıs 1948'den beri bölgedeki ısınma daha da alevlendi. İsrail sanayisinin ve ekonomisinin hızla büyümesi, ve diasporadaki Yahudilerin etkili lobi çalışmalarıyla bir süper güç haline gelen İsrail, kendi çıkarları ve istekleri doğrultusunda Ortadoğu'da istediği gibi at koşturabilen yegane ülke!


Davos'ta patlak veren, Erdoğan'ın kimine göre göstermelik, kimine göre kahramanca(!) çıkışından sonra gerilen Türkiye-İsrail ilişkileri geçen yıl yaşanan Mavi Marmara kriziyle kopma noktasına gelmiş ve bölgede Türkiye'yi kışkırtarak savaş açılması için propagandalar yapılmıştı. Recep Tayyip Erdoğan, Mavi Marmara krizinden önce sergilediği yersiz ve bir o kadar da isabetsiz tutumu bir kenara bırakarak, bu provakasyona aldırış etmeyerek, Türkiye'nin zararı çok büyük olacak bir savaşa girmemesini sağladı.


O günden bu güne ne değişti?

Kocaman bir hiç!

Erdoğan nasıl ülkeyi savaşa sokmama konusunda başarı göstermişse o günden beri İSLAMCI seçmen kitlesinden oy alabilmek için yeniden göstermelik, yersiz ve gereksiz kahramanlıklara ve de kimi zaman şovenliğe kaçan söylemlerde bulunmakta.


Öte yandan Türkiye'nin güneydoğudaki komşusu İran ve onun başı dik lideri -ki her ne kadar yanlış ve insanlık dışı bir sistemin adamı da olsa- Ahmedine Jad, İsrail'e karşı özellikle bugünlerde dişe diş, kana kan politika içinde -ki şeriata uygun bir sistemdir- İsrail'e kafa tutmakta.


İsrail medyası, geçen yıl İsrail Genelkurmay Başkanı Aşkenazi'nin önlediği savaşın, bu yıl Netenyahu'nun da onayının alınması ve gelecek olan yeni genelkurmay başkanının da bu yönde görüş belirtmesi durumunda çıkacağını iddia ediyor.


İran'ın 2015'te Atom Bombası yapabilecek duruma geleceğini düşündüğümüzde ve ABD ile Batının bunu engellemek için herşeyi yapabileceğini göz önüne aldığımızda, Ortadoğuda bir tarafı İsrail olmasa da bir savaşın çıkacağını söylemek pek de abest olmayacaktır.


"Olası bir savaş halinde ne olur?" diye soracak olursanız hiçbirşey de olmaz, İran düşmez, olan doğaya, bölgedeki ticarete ve barışa olan inanca olur. Çünkü bu bölgeyi bombalasanız da son İranlı'yı öldürene kadar İran düşmeyecektir. Şeriatın çökmek üzere olduğunu düşündüğümüzde Batının İran'ı kendiyle bırakmasının ve biraz sabır göstermesinin Dünya açısından en doğru politika olacağına inanmaktayım.


Batı bu sabrı gösterir mi? Göstermesini umarak, bekleyip göreceğiz...

12 Ocak 2011 Çarşamba

Muhteşem Süliman


Geçen hafta onca yaygara koparıldı, onca eleştri yapıldı buna karşılık bir çok kişi de diziyi savundu, ben neden sonra ilk defa bugün izledim "Muhteşem Süliman'ı" Diziyle ilgili duyduğum bütün eleştrileri -olumlu, ya da olumsuz- bir kenara bırakarak sanki ilk defa ben izliyorummuşçasına oturdum televizyonun karşısına...


İlk beş dakikanın ardından kendi kendime Halit Ergenç'in ne kadar doğru bir seçim olduğunu, diğer oyuncu seçimlerinin ve dağıtılan rollerin ne kadar isabetli olduğunu düşündüm. Dizinin çok tutacağını hatta tabuları yıkabileceğini bile aklımdan geçirmedim değil...


Ancak bir süre sonra dizide her beş dakikada bir, bir sevişme sahnesinin olduğunu farketmemden sonra rutine bağlayan bu işleyiş canımı sıkmaya başladı. Bu can sıkılmasını en son BÜYÜK İSKENDER adlı sinema tarihinin en talihsiz filmlerinden birisini izlerken yaşadığımı düşündüğümde daha bir soğudum diziden.


Gerçekten de tıpki BÜYÜK İSKENDER filminde olduğu gibi savaş, devlet işleri veya sosyal ilişkilerden çok SEKS üzerine kurulu bir kurgu izledim. Ben bazıları gibi "OSMANLI padişahı içmezdi yahut OSMANLI padişahları kadın düşkünü değildi" gibi saçma ve gerçekten uzak eleştriler yapacak değilim. Benim kastettiğim dünyanın en önemli figürlerinden biri olan MUHTEŞEM SÜLEYMAN'ın hayatının anlatılacağı bir dizide bu kadar seks figürünün olmasından rahatsız oldum.


Elbette sanat gereği hatta ve hatta rating gayesiyle sevişme sahnelerinin olması kabul edilebilir ancak iki bölümdür Aşk-ı Memnu vari bir tarihi dizi izliyor olmak insanların canını sıkmışsa -ki en geniş insanlar bile bunu diyor- bir sıkıntı var demektir.


Bana göre dizinin senaristleri, yönetmeni ve yapımcısı oturup ne yapmak istediklerine karar vermeliler. Ya Aşk-ı Memnu vari, saray entrikalarıyla dolu, seksapeli bol bir dizi çeksinler ya da tarihin en önemli figürlerinde Muhteşem Süleyman'ın hayatını anlatan bir dizi...


Şimdi beni yakınen tanıyanlar diyecekler ki "Ee Aykut Paşam sen Can Dündar'ın Mustafasını beğenmiştin onda da savaş sahnesi yoktu, devrimler yüzeysel anlatılıyordu" onlara cevabım şudur:


Can Dündar filmin adına Mustafa koyarak zaten bunu açıkça belirtmişti ayrıca filmin vizyona girmesinden önce verdiği röpörtajlarda da Mustafa Kemal'in özel hayatını anlatacağını söylemişti, ancak neredeyse bir yıldır Osmanlı'nın en parlak yıllarını anlatacak tarihi dizi olarak lanse edilen bir yapımın bu kadar vaatlerinden uzak bir içerikle yola devam etmesi bana göre abesttir.


Kaldı ki Türk toplumu Kut anlayışı gereği - ne yazık ki hala var - padişahının seks hayatını izlemeye henüz hazır değil. Umarım bu iyi kadro ve yapılmış yatırım RTÜK'e yem yapılmaksızın, içeriğinde ufak oynamalarla, Aşk-ı Memnu çizgisinden sıyrılır ve yayın hayatına devam eder.

Türk Basınının Demet Akalın'ı : Yılmaz Özdil


Bir yıla yakın sürelik bir ayrılığın ardından, tekrar yazmama yönelik istekler ve pes ettiğime ilişkin şikayetler üzerine bloga artık yeniden vakit ayırmaya karar verdim. Umarım yazacağım yazıları dikkatle ve keyifle okur, eleştri yahut takdirlerinizi benimle paylaşırsınız. İlk olarak son günlerde canımı çokça sıkmaya başlayan bir konuyla "MEDYADAKİ BOŞVERMİŞLİK" ile alakalı bir konuyla başlıyorum ve keyif almanızı umuyorum.
Yılmaz Özdil adını net olarak hafızama kazımam kendisinin Star gazetesinde Spor Servisi'nde çalıştığı dönemde attığı bir başlıktan sonra gerçekleşti. Galatasaray'ın tarihi Milan galibiyetinin ardından attığı "Yendik Mİ LAN?" başlığı tam olarak bir zeka ürünüydü.


1999 yılında Yılmaz Özdil'in gıyabında gerçekleşen tanışmamızın ardından kendisinin yaptığı her işi ilgiyle takip etmeye başladım. Kendisinin düşünce yapısını ilgiyle, beğeniyle takip ettim durdum hatta büyük bir nefret beslediğim Ciner Grup'a geçmesine rağmen sevdim kendisini...


Fakaaat, Yılmaz Özdil Hürriyet'te yazmaya başladığı günden bu yana, Posta gazetesinin seviyesinde yazdığı köşe yazıları çok canımı sıkmaya başladı. Okuyucuyu gerizekalı yerine koyuyormuşçasına 2 cümle(cik) yazıp, Haydar Dümen vari kelime oyunlarıyla yazmasını ve daha da vahimi aşırı taraflı yazılarını kabullenemem.


Hürriyet Gazetesi, bana göre Türkiye'nin en köklü, en büyük gazetesidir. Her görüşten yazarın barındığı, farklı ideolojilere sahip insanlarla dolu renkli bir gazete... Böylesine büyük bir gazetede bu tip bir tarzla yazmak bana göre doğru değildir. Yılmaz Özdil'in bilhassa 1 Ocak 2008 ve 1 Ocak 2011 tarihlerinde yazdığı yazıların izahı yoktur.


Bir insan yılbaşının ertesinde tatil yapmak istiyorsa bunu açıkça amirlerine söylemelidir, sırf yazmış olmak için yazmak, üstelik ikinci kez "nasıl olsa bu salak millet unutur" fikriyle bunu yapmak bir gazeteciye yakışmaz.


Nasıl ki Serdar Ortaç, Demet Akalın Türk Müziğinin, Türk Müzik Kültürü'nün kötü örnekleriyse, yanlış rol modelleriyse, Yılmaz Özdil'de geleceğin yazarlarının asla örnek almaması gereken bir yazardır. Fikirleri orjinal, düşünceleri parlak olabilir fakat bu üslup bu mesleğin ilkelerine ve bu mesleğe gösterilmesi gereken saygıyla bağdaşmıyor.


Umuyorum ki Özdil "Kanuni" ve "Bilkent-Jaguar" yazılarında olduğu gibi dolu dolu yazmaya devam eder ve klasikleşmiş, okuyucuyu aptal yerine koyan tarzını bir kenara bırakır. Şimdi diyeceksiniz ki bu ülkede en çok satan gazete "POSTA" o zaman ben de diyeceğim ki bu ülkede en çok güvenilen insan "KADIRGALI AYSEL"


Afiyet olsun Türkiyem...

8 Ocak 2011 Cumartesi

Seninki kaç santim? - Greenpeace

ğoSeninki kaç santim? - Greenpeace: "2050’de dünyadaki balık stokları tükenecek. Denizleri hala sonsuz bereket kaynağı olarak görüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Büyük balıkların %90’ı çoktan yakalandı. Toplam balık stoklarının %60’ı bitti. Gerı kalan %40 ise 40 yıl içinde son bulacak. Balıkların bittiği gün deniz yaşamı da bitecek."

26 Mart 2010 Cuma

"Ana"






Uzun bir aradan sonra tekrar yazmaya başlama fırsatı bulmaktan dolayı bir hayli mutlu olmakla beraber ülkemin içinde bulunduğu kaotik durumun geçen bu süreye rağmen bırakın düzeldiğini, geriye dahi gittiği ve çatışma ortamının alevinin daha da parladığını söylemek mümkün.




Gündemin ana konusu "ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ" öncelikle belirtmek isterim ki mevcut anayasanın değişmesini normal şartlarda istemeyecek kimsenin olduğuna inanmıyorum, inanmak da istemiyorum.




82 Anayasasının şu hali zaten ellinin üstünde tecavüze uğradığından, bu şekliyle varlığını sürdürebilmesine imkan, ihtimal dahi yok. 100 yıl sonra hukuk fakültelerinde 82 Anayasası okutulurken bu anayasadan çok 28 yıl bu anayasaya katlandığımız için o kuşağın yüzleri kızaracaktır.




Şu anki taslağın mevcut şekliyle kabul edilmesi düşünülemez. Özellikle yargı bağımsızlığını tamamen çöpe atıp sivil diktaya hizmet eden maddeler çıkarılmadıkça bu anayasanın meşrulaştırılması düşünülemez.




Burada en önemli nokta CHP ve MHP'nin AKP'yi dinlemiyor imajını çizmemeleri. Zira karşılarında öyle taktisyenleri olan bir adam var ki her durumda mazlum rolüne bürünebilen bir aktör gibi...




2007'yi hatırlayın, Türban krizini hatırlayın, Ergenekon soruşturmalarını, Balyoz Harekat Planı İddiasını, Bülent Arınç'ın takip edilmelerini... Hepsi bir sistem halinde getirilip önümüze konurken aynı hatayı tekrar yapmak hatadan çok aptallık olacaktır.




Rakibi iyi analiz edip, onu kendi silahlarıyla vurabilecek, çözümsüzlüğün değil çözümün kaynağının kendilerinden geçtiğini gösterebilecek ve bunu tüm halka ispatlayabilecek akıllı bir muhalefet istiyorum. Benim tanrıdan dileğim budur fazlası değil.

15 Şubat 2010 Pazartesi




Herkesin kendisine ait bir adası vardır; içerisine maddi, manevi varlığını doldurabildiği… Ve her insanın bir gemisi vardır; başkalarının adalarına ziyaret etmek için kullandığı, çevresini tanıdığı, küçük bir gemi…


İnsanoğlu hayat yolculuğunda gemisine doldurabildikleri kadar değerli, gemisinden dökülenlerin sayısını sınırlayabildiği ölçüde başarılı ya da başarısızdır. Yolculuğun sonunda, limana verilen raporda değerlendirilecek başarısının ölçütü budur çünkü.


An gelir, insanlar bir araya gelerek adaları arasında önce gemi seferleriyle başlayan, sonrasında ipekten bir köprüyle birleşen ve sonsuzluğa yürüyen bir bağ kurarlar. Köprüyü oluşturan ipek, kalitesiz ve köprünün niteliğiyle uyumsuzsa o köprü şu veya bu şekilde yıkılacaktır.


Bazen de insanlar, adaları arasında gelip giderlerken alabora olurlar, denize yuvarlanıp hiçsizliğin içinde boğulurlar. En kötüsü de budur herhalde, batan bir geminin içinde kalmak ve yeni bir ada arayışına başlamak…


Aranan ada her zaman sizin geminizi kabul edecek değildir ya da sizin bulduğunuz adadaki insanın da sizin adanıza iade-i ziyaret yapmayabilir. Zaten adalar arası ziyaretin tek taraflı olması da platoniklik olarak adlandırılan ve hiçsizlikten biraz iyi olan bir başka sıkıntı nedenidir.


Nazım’ın da şiirinde dediği gibi “Sen Elmayı Seviyorsun Diye, Elmanın da Seni Sevmesi Şart mı?” Yani siz bir insanın gemisini ve adasını beğendiniz diye o insanın da sizinkini beğenmesi gerekmez. Bazen de sadece o insanın adasına ufak ziyaretlerden mutlu olmasını bilmek gerekir.


O ufak ziyaretlerin değerini vakit çok geçmeden anlamak gerekir ki ondan da olmayasın. Her zaman bir risk vardır çünkü gemini yaklaştırdığına bir başkasının limanına, bir başkasının adasına… O kısa ve tatminsiz ziyaretlerin de kesilebileceğini düşünerek rota belirlemek gerekir. İyice tutup, tartarak…


İnsan kendi adasını güzelleştirebilirse başkasını da orada yaşamaya ikna edebilir. Bu yüzden önce kendini sevmeli ve kendisiyle barışmalıdır insanoğlu… Aksi takdirde gemisi yani sözleri, davranışları, jestleri ne kadar güzel olursa olsun anlam ifade etmeyecektir karşısındaki için, ayrıca limandan bir gemi ayrıldığında da çok üzülmemek için lazım gelir bu…


Bazen de iki kişinin gemileri, filikaları bırakın aynı koyda, aynı denizde olmayı ayrı okyanuslarda yüzerler geleceğe doğru. Farklı rotalarda, farklı okyanuslarda, farklı adalara doğru yol alan iki gemi… Yalnız tek taraf isterse aşılamayacak kadar uzun bir mesafe…


Ayrı okyanuslarda giden iki gemiden birisinin en acı hali de budur zaten. Bu durumda yapılması gereken ani bir manevrayla başka bir adaya, limana, boğaza yol almaktır yoksa doğruca okyanustaki kayalara çarpar gemi, parçalanır, dalgalara teslim, darmaduman olur.


Hayatta en önemli şey, doğru adaya doğru gemiyle yolculuk etmek ve onun limanına kendini demirlemektir. Kendini demirlemeyen, bir limana ait etmeyen, oraya güvenmeyip, benimsemeyen gemi iskeleye vuran dalgalarla aşınır, su alır ve batar.


İşin özü, doğru limana doğru adaya ulaşma çabasıdır demiştik ya aslında işin özü bir adaya ulaşamazsan da kendi adanda mutlu olabileceğin ihtimalini bilmektir. Kendisiyle baş başa, bir gemi tarafından ziyaret edilmeyi bekleyerek…